Starbucking Belgeseli: Takıntının, Kahvenin ve Rekor Tutkusunun Hikâyesi
İncelemeStarbucking: Bir Fincan Kahveden Çok Daha Fazlası
“Devlerin omuzlarında yükselmek bana göre değil. Bana ait bir fikre ihtiyacım var.” — R.E.M.
Rekorlar çoğu zaman hayranlık uyandırır. Ancak bir ilke ya da benzersiz bir başarıya ulaşmanın perde arkası çoğunlukla dışarıdan göründüğü kadar parlak değildir. Büyük başarıların arkasında uzun yolculuklar, kişisel fedakârlıklar ve zaman zaman saplantıya dönüşen bir kararlılık bulunur.
Guinness Dünya Rekorları’ndaki sıra dışı örnekleri düşünün. En uzun tırnaklar, en uzun süre direk üzerinde yaşamak, yıllarca süren hıçkırık nöbetleri ya da maraton rekorları… Bu başarıların ortak noktası, onları gerçekleştiren insanların fiziksel ve psikolojik olarak ağır bedeller ödemiş olmasıdır.
Bill Tangeman’ın ilk uzun metraj belgeseli Starbucking, tam da bu noktaya odaklanıyor.
Dünyadaki Her Starbucks’ı Ziyaret Etme Takıntısı
Belgeselin merkezinde Winter isimli sıra dışı bir karakter yer alıyor. Yaklaşık on yılını dünyanın dört bir yanındaki Starbucks şubelerini ziyaret etmeye adayan Winter’ın hedefi, mümkün olan tüm bağımsız Starbucks mağazalarına gitmek.
2007 yılı itibarıyla Kuzey Amerika’daki Starbucks şubelerinin yaklaşık yüzde 97’sini, yani 7 binden fazlasını ziyaret etmiş durumda.
Ancak bu yolculuk yalnızca mağazaya uğrayıp fotoğraf çekmekten ibaret değil. Winter’ın koyduğu kurallara göre ziyaretin geçerli sayılması için her şubede en az 4 ons (yaklaşık 120 ml) kahve içmesi gerekiyor.
Belgeselin en çarpıcı sahnelerinden biri de kendi rekorunu kırmaya çalıştığı gün yaşanıyor. Bir gün içinde ziyaret ettiği 28 Starbucks’ın üzerine yenilerini eklemek isterken mide bulantısı, kusma refleksi, şiddetli titreme ve baş ağrısıyla mücadele ediyor. Buna rağmen son mağaza kapanmadan önce hedefini tamamlamak için yoluna devam ediyor.
Bu sahne, kahvenin keyif veren yönünden çok, saplantının insanı nasıl zorlayabileceğini gösteriyor.
Asıl Soru: Neden?
Belgeselin yönetmeni Bill Tangeman’ın peşine düştüğü soru aslında oldukça basit:
“Neden biri hayatını böyle bir hedefe adar?”
Film boyunca kesin bir cevap verilmiyor. Bunun yerine izleyiciye Winter’ın hayatından kesitler sunuluyor.
İlişkileri bu tutku yüzünden sona eriyor. Kız arkadaşları, Starbucks ziyaretlerinin her zaman kendilerinden önce geldiğini anlatıyor. Winter ise bundan pişman görünmüyor.
Bir sahnede otomobilindeki bardaklığa dökülen kahveyi pipetle içmeye çalışıyor. Çünkü kendi koyduğu kurallara göre kahveyi içmezse ziyaret geçersiz sayılacak. Geri dönmek ise kilometrelerce yol yapmak anlamına geliyor.
Dışarıdan bakıldığında oldukça absürt görünen bu davranış, Winter’ın kendi kurallarına ne kadar bağlı olduğunu gösteriyor.
Yolculuğun Özgürlüğü
Belgesel yalnızca takıntıyı anlatmıyor.
Winter’ın seyahat etmeyi gerçekten sevdiği de açıkça hissediliyor. Kısa süreli yazılım işleri buluyor, para biriktiriyor ve yeniden yollara düşüyor.
Kendi sözleriyle:
“Şehirden şehre araba kullanmayı tarif edemeyeceğiniz kadar seviyorum.”
Film boyunca Amerika’nın farklı şehirlerine yapılan yolculuklar, otoyollar ve şehir siluetleri etkileyici görüntülerle aktarılıyor.
Ancak yönetmen aynı zamanda ilginç bir karşıtlık kuruyor.
Bir yanda birbirinden farklı şehirler…
Diğer yanda her yerde birbirine benzeyen Starbucks mağazaları.
Bu tekrar eden zincir mağaza deneyimi, kentlerin kendine özgü kimliklerini giderek silikleştiren modern tüketim kültürünü de sorguluyor.
Gurur ile Anlamsızlık Arasında
Winter’ın ruh hali belgesel boyunca sürekli değişiyor.
Bazen yaptığı şeyle gurur duyuyor. Kimsenin, hatta dönemin Starbucks CEO’sunun bile gerçekleştiremediği bir başarıya ulaştığını düşünüyor.
Bazen ise bunun tamamen anlamsız olduğunun farkına varıyor.
Lewis ve Clark ile kıyaslandığında söyledikleri bunu açıkça ortaya koyuyor:
“Onların yaptığı gerçekten önemliydi… Benim yaptığım ise değil.”
Bir başka sahnede ise artık bırakmasının mümkün olmadığını söylüyor.
“Çok ileri gitmiştim. Vazgeçemezdim.”
Başka bir ifadeyle, başlangıçta özgürce seçtiği hedef zamanla kendi oluşturduğu bir zorunluluğa dönüşmüş durumda.
Starbucks Reklamı Değil
İsmi nedeniyle Starbucking ilk bakışta Starbucks’ı öven bir yapım gibi düşünülebilir.
Oysa film bunun tam tersini yapıyor.
Saatler boyunca kahve içmekten kusacak hale gelen bir karakter, kahve koktuğu söylenen kıyafetler ve fiziksel yorgunluk, markaya karşı iştah kabartan bir tablo oluşturmuyor.
Winter belgeselden gelir elde etmesine rağmen film onu kahramanlaştırmıyor. Aksine takıntılarını, sosyal hayatındaki sorunları ve psikolojik yönlerini de açık biçimde gösteriyor.
Hatta bir üniversitedeki anormal psikoloji dersinde öğrencilerin Winter hakkında olası psikiyatrik değerlendirmeler yaptığı sahneler de yer alıyor.
Winter ise bunları şaşırtıcı bir rahatlıkla karşılıyor. Hakkında söylenen olumlu ya da olumsuz yorumların hepsini ilginç bir ilgi biçimi olarak görüyor.
İzleyiciyi Karar Vermeye Zorlayan Bir Belgesel
Starbucking, izleyiciye hazır cevaplar sunan bir belgesel değil.
Winter gerçekten modern çağın sıra dışı bir kâşifi mi?
Yoksa yalnızca dikkat çekmek isteyen biri mi?
Bill Tangeman bu soruların hiçbirine kesin yanıt vermiyor. Bunun yerine Winter’ın hikâyesini tüm çelişkileriyle ortaya koyuyor. Onun tutkusu, yalnızlığı, kararlılığı ve zaman zaman yaşadığı pişmanlıklar aynı anda görünür oluyor.
Belgeselin en güçlü yanı da burada yatıyor. Ne kahraman yaratıyor ne de karakterini acımasızca yargılıyor. Sadece sıra dışı bir hedefin peşinden yıllarını harcayan bir insanın hikâyesini dürüst ve dengeli bir bakışla anlatıyor.